Prolog ╰☆╮
Kana bulanmış kaldırımlar ve karanlığın içinde yankılanan sonsuz sessizlik...
Bir kaza yerini gördüğünüzde anlardınız. Havanın taşıdığı yıkım kokusu ve ortamdaki ölümcül sessizlik ele verirdi her şeyi.
Kediler ağaçların ardına saklanırdı, uçabilmenin getirdiği özgürlükle kuşlar kanatlarını çırparak daha sevgi dolu ve sıcak bir yerlere ulaşabilme umuduyla uzaklaşırdı gökyüzünde. Enkaza saygı her bir köşesini kaplardı sokağın. Darmadağın insanlar bulunurdu etrafta. Cevapların hepsi de onlarda gizli olurdu. Eğer bilinçsiz bir şekilde gürültü yapıyorlarsa tutunacak bir umut var demekti.
Eğer susuyorlarsa...
Eğer kadınlar hıçkırıklarını bastırarak ağlıyorsa ve adamlar sadece onların elini tutmakla yetiniyorsa.. Umut yoktu. Kaza geri dönülemez bir şekilde iz bırakacaktı o sokakta, insanlarda, dünyada.
Bir yıldız kayardı o zaman gökyüzünden, belirsizliğin karaltısıyla dolu bir yola adım atarak. O yıldıza ne olurdu pekala? Onun elinden tutacak biri yoksa eğer.. Ne yapardı?
Senin umrunda olmazdı. Sen dershanene gidiyorsundur o yoldan geçerken, okuluna, anneni ziyarete, sevgiline, bir yere işte.
Kulağındaki tek şey dinlediğin müziğin tek düzelikten kurtulamayan melodisidir, belki düşük bir olasılıkla şarkı bitip diğeri başlamadan önce siren seslerini duyarsın.
Sadece, sirenin sağlık ekibine mi yoksa polislere mi ait olduğunu düşünmekle de yetinebilirsin. Eğer biraz daha duyarlıysan kulaklığını çekiştirip o ölüm sessizliğini işitmeye çalışırsın bir ihtimal.
Sesler gittikçe yaklaşırken insan canının faniliği gözyaşlarına dönüşür ve siren acı acı hıçkırmaya başlar.
Kazanın ardında kalan bir enkazdır. Bazen basit bir hatadır bu yıkıma sebep olan, inanamazsın. Haberlerde duyduğunda kaşlarını çatarak kanalı değiştirirsin ve hatta keyfini kaçırdığı için sinirlenirsin, yine de kendi sevdiğinin başına gelmedi diye şükredersin gizliden gizliye.
İşte bu kadar bencildir her insan. Birini kaybettiğinde bile, ona ne olacak demezsin.
'Sensiz ne yapacağım?'
'Beni nasıl bırakıp gidersin?'
'Sensiz nasıl yaşarım?'Çoğu zaman söylediklerin bunlar olur.
Benim durumum içinse işler daha farklı, bir enkaz konuşamaz çünkü, temelleri zayıf olan kendisiyken bir başkasını suçlayamaz, konuşamaz.
Güçlü insanların yapması gereken şey ayakta durmaya devam etmektir, acı güçlendirir onları derler. Ama karanlığın içindeki sonsuz soru işaretinin yaptığı tek şey yıkılacak bir dayanağı kaldıysa eğer o enkazı parçalamaya devam etmek olur. Ucunda bilinmezlik varsa acının sonu olmuyor çünkü.
En kötüsü belirsizlik, o son kolonu kimse yıkamıyor ve sen yine de ayakta kalamıyorsun. Elinde bir sebep olmadan olayları şekillendirmek çok güç çünkü.
Onu anlamıyorum.
Sarılıp gitmenden korktum demişken her şey yolundaymış gibi yanımda durmasını bir mantık kılıfına sığdıramıyorum.
Onu son görüşümün o gece olacağı fikrine katlanamıyorum.
Onun gibi düşünmeye çalışıyorum ama sadece hareketlerde kalıyor belki de.
Kanayan ellerimle taşı alıp denize fırlattığımda onun yaptığı gibi sektiremeyeceğimi seziyorum önceden. Taş estetik olmayan bir şekilde denizi boyluyor kabaca.
Kanımın denizi kırmızıya boyayacağını hayal ediyorum ama aksine derin sular bana ait tüm kalıntıları yok ediyor. Aslında hala orada benim izlerim ama sadece göremiyorum.
Düşünüyorum.
Belki de yaşıyor.
Sadece onu göremiyorumdur..
Düşünüyorum, saatler birbirini kovalayarak acımasız bir şekilde geçiyor. O olmadan geçmemeli zaman ama güneşin gözden kayboluşunu durduramıyorum. En azından yıldızlar hala orada diye umuyorum. Işıkları daha cansız, daha kesintili ama güneşin yokluğunda elimde sadece puslu gökyüzünün ardına gizlenmiş yıldızlar var, tonlarcalar ama toplasan bile benim güneşim kadar ısıtmıyorlar içimi.
Belki başka bir yerde, başka biri için güneş sadece bir yıldız ama benim dünyam ona bağlı. Onu keşfetmemden önce bile benim için oradaydı hem de, hala orada. Kimse anlamasa da onu tanıyabildiğim kısa süre içerisinde ona bağlandım, hissediyorum.
Gecenin de bir sonu var, sabahın ilk ışıkları onun gelişinin haberini verecek. O gitmedi, yaşıyor, biliyorum, biliyorum...
Hava kararırken artık o kadar da emin değilim çünkü karanlıkta soru işaretleri katlanarak artıyor ve her bir soru daha fazla karanlığı kendine siper ediniyor.
Ağlamak istiyorum.
Günlerce, aylarca, gözlerim kan rengine bürünene kadar ağlamak istiyorum. Gözyaşlarım bir denizi oluştursun istiyorum.
Yeni bir taşa uzanırken elimi kesen yere değmesi umrumda olmuyor. Zihinsel acı o kadar fazla ki elimdeki kesiği hissetmiyorum bile.
Eskiden olduğum kişi yaranın hijyenik kalmasına kafayı çok takar mıydı emin değilim ama şu an taşın sivri ucu etime batarken onun gidişinin fikri canımı daha fazla yakıyor.
Eğer gidecekse beni kendisine bağlamamalıydı, diye düşünüyorum çünkü adının aklımdan her her geçişindekarnıma yeni bir sancı girmeyi başıyordu. Ben her zaman kalbin sadece kan dolaşımını sağlayan sıradan bir organ olduğuna inanmıştım ama acıyordu, yemin ederim canımı yakıyordu.
Dursun istedim.
Acı kendine kalbimden zihnime bir yol buldu ve kanlanarak katlandı.
Böyle olmamalıydı.
Okuduğum kitaplar bana hep birinin çıkacağını söylemişti, onunla sonsuz mutluluğu vaat etmişti.
Farklı fikirlere açık değil miydim yoksa?
Kötü sonla biten eserleri sevmiyordum. Beni eğlendirmek için var olmalıydılar, üzmek için değil. Hayat herkese yeterince baş ağrısı veriyor olmalıydı.
Ya da bana mı haksız davranmıştı yıldızların ardındaki ilah?
Sanırım herkesin öyle ya da böyle bir karanlık tarafı olmak zorundaydı. O'nun da vardı, benim de...
Neden şu an her bir hücrem bana ağlamak istediğini ama bunu nasıl yapacağını bilmediğini bağırıyordu?
Onları reddettim, ağlamayacaktım.
Onun için ağlamazdım.
Kimse için ağlamazdım.
Kanlı elimle göz kapaklarıma baskı uygularken yansımamı hayal ettim bir an için. Akan şey şeffaf gözyaşları değil, kandı. Giden oydu ve bedelini benim kanımla ödeyecekti, haberi olmasa bile.
Belki hoş olurdu; haberler beni gösterirdi, insanlar bana bakıp ibret alırdı, bazıları ölmeyi hak ettiğimi söylerdi belki.
Özgür benim solgun halimi görse ne hissederdi? Soğuk ve cansız, gözlerimden akan kanlarla..
Umursar mıydı? Beni bir an için bile birazcık olsun sevmiş miydi yoksa ben bir oyun muydum onun için?
Terk edilen ilk insan ben değildim, ilk terk edilişim değildi. Yüzlerce şarkı dinlemiş, onlarca kitap okumuştum. Hiçbiri böyle hissedeceğimi anlatamamıştı. Kitaplar da onun gibi yalancıydı.
Belirsizlik beni hortumunun içine hayalkırıklığının tozlarıyla birlikte yavaş ama emin adımlarla dibe doğru çekiyordu.
İnsan bu kadar kısa zamanda birini böylesine sevebilir miydi yoksa yine terk edilmiş olmanın damgasını mı kaldıramıyordum sadece?
O etiketlere takıldığımı söylerdi hep. İki kez terk edilmiş...
Bu sefer daha farklıydı. Daha önceki gibi olmalıydı; üzülmüştüm, canım acımıştı ama eğer İlyas'tan ayrılmak bir çölde susuz kalmaksa şimdi okyanusun dibinde boğulurken susamış gibiydim. Ne güneş ne de milyarca yıldız, hiçbiri derin dalgaların ardına ulaştıramazdı ışığını.
Tek bir hata ve büyük bir risk..En ufak bir iradesizlik canıma mal olurdu ve yanından geçip gittiğiniz o enkaz ben olurdum. Haberlerde anısına yakışmayacak kadar çirkin ve saçma bir fotoğrafı yayınlayıp öldü denen kız ben olurdum.
Ama hayır, yaşayacaktım, çünkü Özgür giderek canımı almamıştı benden; acı sonsuz olsa da, içimden bir şeyleri söküp alsa da zamanı durduramıyordum, bundan nefret etsem de yaşıyordum.
Yaptığı daha da kötüydü aslında. Birinin hayatına son vermek farklıydı, elinden en vazgeçilmezini alıp haydi, şimdi onsuz yaşa demek farklı.
Kitapları ve şarkıları unut. Aşk ölümcüldü. Bir daha benim için olmayacaktı. Belki severdim ama aşk yoktu, artık yoktu.
İçimden bir yanın "Var," demesini bekledim, yapmadı. Batan gemiyi ilk terk eden oydu, bende öldürdüğü ilk parçamdı, yaşam enerjisi yıldızların yanında gezinen o küçük kızdı içimdeki.
Yok ettiği şey bendim ve benim benden başka kimsem yoktu. Yere düştüğümde bana elini uzatacak biri yoktu, bana özel bir yıldız yoktu, artık yoktu.
Özgür Yılmaz bir yalandı.
Beni sevgisine inandırmıştı, beni önyargılarıma inandırmıştı ama ben lanet olsun ki haklıydım, biliyordum.
Kötüydü ve sevgime değer değildi. Hiç olmamıştı.
Onun düşündüğü şey intikamdı, gözlerini o kusursuz renge boyayan parıltılı dalgalar intikamının ateşine aitti.
Bilmeliydim.
Belki de gerekçeleri vardı, diye ileri sürdü daha saf olan yanım, ben ellerimi üstümdeki kıyafete silerken. Onun gözünden bakmayı denedim ama çıkar yolu yoktu. Anlatmasa bile açıklayabilirdi, bunu yapmayışı gidişinin çok daha farklı nedenlerden olduğunu düşünmem için tırnaklarıyla yol kazıyordu.
Nerede olduğunu bilmek istemiyordum, buna ihtiyacım vardı ve aklımdan bir saniye için bile çıkmıyordu. Unutmak neden bu kadar zordu ki? Neden böyle hissettiriyordu?
Benim için ufak sarı bir noktadan başka bir şey olmayan, sıradan bir yıldıza diktim gözlerimi. Her zaman onun güneşim olduğunu düşünmüştüm.
Ölümcül bir yanılgıydı.
O karanlıktı ve beni de kendine çekmişti. Gittiğindeyse elimden aldığı aydınlığım olmadan, ışığın okyanusun derinliklerine ulaşamadığı kör bir noktadaydım.
Ne yapacaktım, hayatıma devam mı edecektim?
Ya ona bir şey olduysa?..
Suçlamak daha kolaydı ama ona bir şey olmasının fikri kalbimi sıkıştırıyordu.
Ya ben, onun soğuk ve cansız halini görmek zorunda kalırsam? Gözleri aynı tonda olacak mıydı yoksa ölüm, sebebinin derin acılar olduğunu düşündüğüm alevin parlaklığını alır mıydı gözlerinden?
Suratı yine de bir heykel gibi görünecekti ama. Güzelliğine ölüm bile mani değildi. Sanırım elimde kalan tek gerçek güzelliğiydi, hayran olunacak kadar güzeldi, büyüsüne kapılacak kadar güzel. Gözümü boyamıştı sihri ama bu kadar aptal olabildiysem eğer onu değil kendimi suçlayacaktım.
Şehrin eski kısmındaki, en az elli yıllık olan evin balkonunda otururken hissettiğim can sıkıntısını, güneş çarmasını, regl ağrısını şu anki acıya tercih ederdim. Bir yıldızın kayıp kafama düşmesini bile yeğlerdim sanırım. Aşkı bilmeyince eksikliğini de hissetmezdim, sorun olmazdı.
Şimdiyse aşk ölmüştü ve kalbim bir kırıntısı var mı diye bakınırken kendini sadece yıpratıyordu, onun yokluğunda bizim varlığımız da ebedi olmayacaktı. Parçalar kendilerini soyutlamaya başlamıştı bile.
O gittiyse ne yapardım ki?
Gerçekten yaşamıyor olabilmesinin ihtimali yüzde kaçtı?
Başına bir şey gelmiş olabileceğinin fikri zehir dolu bir kadehten sonsuz yudumlar almak kadar keskinken ellerimin arasından süratle akan zamanın bitmezliğiyle mühürlenmişti.
Ya benimkiyle eş zamanlı attığına yemin edebileceğim kalbi artık çalışmıyorsa? Ondan mıydı acaba şimdi benimkinin böyle tarifsiz bir şekilde canımı yakışı?
Ya şimdi kuytu bir sokağın kenarında kimsesizmiş gibi, gözleri kapalı halde yatıyorsa?
Yaşıyor, diye kendime sahiplenecek bir fikir sundum. Ondan nefret etmek kolaydı, ya sevmeye devam etmek?
Yeterince güçlü davranmıştım ben, şimdi akranım olan bir genç gibi zayıf olmak istiyordum, beni teselli eden bir başkası olsun, güçlü olmayacaktım artık. Yardıma muhtaç olmak güçlü olmaktan daha kolaydı sonuçta.
Ama yardım tekliflerini elimin tersiyle çevirmekten de çekinmezdim, o olmadan iyileşme ihtimalim varsa bile istemiyordum. Sadece Özgür'ü istiyordum.
Gelmeyecekse de ondan nefret edecek kadar zayıf olmayı, sorgusuz sualsiz hem de.
Nefret etmek kolaydı.. Umut daha zordu. En zoruysa her halükarda onu seveceğimi bilmekti.
Tam burada olsaydı ve beni sürüklediği keşmekeşi görseydi diye düşledim. Doğal olarak bu sadece bir hayal olarak kalacaktı.
Ve..
Hayaller zordu, umut etmek çok çok zordu. ╰☆╮
http://youtu.be/cmgqcFN2ByI